01 Nisan 2013

Gül ile Bülbül

"
Genç öğrenci: "Al bir gül görürsem benimle dans edeceğini söyledi. Fakat bütün bahçemde bir tane bile al gül yok." diye ağladı. 

Bülbül Karameşenin içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti. 

Genç: "Bütün bahçemde bir tanecik al gül yok!" diye ağladı, gözleri yaşla doldu. "Ah şu mutluluk... ne hiçten şeylere bağlı! Bütün akıllı insanların yazdıklarını okudum, felsefenin bütün sırlarına erdim de gene kırmızı bir gülün yokluğu hayatımı perişan ediyor." 

Bülbül: "İşte nihayet “gerçek âşık”ı buldum." dedi. "Hiç tanımadığım halde onu gecelerce terennüm ettim, gecelerce onun destanını yıldızlara okudum, şimdi kendini görüyorum. Saçları sümbül kadar koyu; dudakları yüreğinin titrediği gül kadar al. Fakat ihtiras yüzünü fildişi gibi soldurmuş, keder alnına damgasını vurmuş. 

Genç öğrenci, "Prens yarın gece balo veriyor." diye söylendi, "Sevgilim de gidecek. Al bir gül götürebilirsem gün ağarıncaya kadar benimle dans edecek. Kırmızı bir gül götürebilsem, onu kollarımın arasına alacağım, o başını omzuma dayayacak, elleri de avucumun içinde kalacak. Fakat bahçemde hiç al gül yok, demek yapayalnız bir köşede oturacağım, o da yanımdan geçecek, bana hiç bakmayacak, gönlüm kırılacak.” 

Bülbül, "İşte gerçek âşık bu." dedi. 

"Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor: bana heves, ona yas. Aşk acayip bir şey kesinlikle! 

Zümrütlerden daha değerli, gökkuşağından daha değerli. İncilerle, lâllerle değişilemez, pazara da çıkarılamaz. Ne tacirlerden parayla alınabilir, ne de altın teraziyle tartılır ... " 



Genç öğrenci, "Orkestra çoşkuyla çalacak, sevgilim de harpla kemanın sesine uyup dans edecek. Öyle hafif dans edecek ki ayakları bile yere değmeyecek, mabeyinciler de etrafına üşüşecek, fakat benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek al gülüm yok.» diye kendini otların üstüne attı ve elleriyle yüzünü kapayıp ağladı. 

Kuyruğu havada küçük bir Yeşil kertenkele yanından hızla geçerken sordu, 

"Niye ağlıyor?" 

Bir güneş hûzmesinde titreyip duran Kelebek: 

"Sahi, neye?" dedi. 

Bir papatya, yanındakine fısıldadı: 

"Evet neye?" 

Bülbül cevap verdi, 

"Bir al gül için ağlıyor." 

Hepsi bir ağızdan: 

"Al gül için mi?" diye bağırdılar. "Ne gülünç şey!" 

Küçük Kertenkele de pek alaycı bir şeydi, kahkahayla güldü. 

Fakat Bülbül, Öğrencinin kederindeki sırrı anladı. meşe ağacında sessiz sessiz oturup aşkın esrarını düşündü. 

Birdenbire boz kanadlarını açıp kendini havaya bıraktı. Ağaçlı yamaçların içinden bir gölge gibi bahçeyi dolaştı. 

Çimen tarhın ortasında güzel bir gül fidanı vardı. Bülbül bunu görünce sürgünlerinden birinin üzerine kondu. 

"Bana al bir gül ver de sana en güzel şarkımı okuyayım." dedi. 

Fakat fidan başını iki tarafa salladı. 

"Benim güllerim beyazdır." diye cevap verdi. "Denizin köpüğü kadar beyaz. Dağların üstündeki karlardan daha beyaz. Fakat eski güneş saatinin etrafında yetişen kardeşime git. Belki istediğini o verebilir." 

Bülbül de eski güneş saatinin etrafında yetişen gül fidanına gitti. 

"Bana al bir gül ver de sana en güzel şarkımı okuyayım." diye seslendi. 

Fakat fidan başını iki tarafa salladı: 

"Benim güllerim sarıdır…" diye cevap verdi. "Kehribar bir taht üstünde oturan deniz kızının saçları kadar sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye kadar çayırlıkta açılan altın top çiçeğinden daha sarı. Fakat öğrencinin penceresinin altında yetişen kardeşime git, belki istediğini o verebilir." 

Bülbül de öğrencinin penceresi altında yetişen gül fidanına gitti. 

Fakat fidan başını iki tarafa salladı. "Benim güllerim aldır." diye cevap verdi. 

"Kumrunun ayakları kadar al, okyanusun kovuklarında sere serpe dalgalanan mercan kanatlarından daha al. Fakat kış, damarlarımı kavurdu, don tomurcuklarımı kopardı, bora kırdı. Bu yıl artık hiç gül veremiyeceğim. 

Bülbül, "Bütün istediğim al bir gül." diye haykırdı. "Bir tanecik al gül! Onu elde etmemin hiçbir çaresi yok mu?" 

Fidan, "Bir çare var" dedi "Fakat o kadar korkunç ki söylemeye cesaret edemiyorum." 

Bülbül, "Söyle, ben korkmam." dedi. 

Fidan, "Al bir gül istiyorsan, onu ay ışığındaki ezgilerden kendin yaratıp, kendi kalbinin kanıyla boyayacaksın. Kalbini bir dikene dayayıp bana şarkı okumalısın; diken kalbini delmeli, senin can kanın da benim damarlarımdan içeri boşalıp benim olmalı" 

Bülbül, "Bir al gül için ölüm çok yüksek paha," diye haykırdı, "bütün âlem için de hayat çok kıymetli. Yeşil koruda oturup altın arabasında güneşi, inci arabasında da ayı seyretmek ne güzel! Karaçalının baygın kokusu tatlı, vadilere gizlenen mavi boru çiçekleri hoş, kırlarda biten fundalar sevimli. Fakat gene Aşk, Hayattan üstün. Sonra insan kalbinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?" 

Ve boz kanatlarını açıp kendini havaya bıraktı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi silindi, bir gölge gibi ağaçlı yamaçtan indi. 

Hâlâ genç öğrenci bıraktığı yerde çimende yatıyordu, güzel gözlerindeki yaşlar da hala kurumamıştı. 

Bülbül, "Mutlu ol" diye haykırdı, "Mutlu ol, al güle kavuşacaksın! Ben onu ay ışığında ezgilerden yaratıp yüreğimin kanıyla boyayacağım…. Buna karşılık bütün senden istediğim hakiki bir âşık olmak, zira aşk felsefeden akıllıdır, felsefe akıllıysa da, kudretten daha dehşetlidir, kudret dehşetliyse de… Kanatları alev rengindedir.. Alevle boyalı vücudu vardır. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi karanfil buhûru gibidir.” 

Öğrenci çimenden başını kaldınp baktı ve dinledi, fakat bülbülün kendisine ne söylediğini anlayamadı, çünkü o ancak kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi. 

Fakat meşe ağacı anladı, üzüldü, çünkü kendi dalları arasında yuva kuran Bülbüle pek düşkündü. 

"Bana" dedi, "son bir şarkı oku, çünkü sen gidersen pek kimsesiz kalacağım." 

Ve Bülbül Meşe ağacına şarkı okudu, sesi gümüş bir testiden dökülen suyun sesini andırıyordu. 

O şarkısını bitirince öğrenci kalktı, cebinden bir defterle bir kurşun kalem çekip çıkardı. 

Ağaçlıktan çıkarken kendi kendine: 

"Bülbülde şekil var, bu inkar edilemez; fakat duygusu var mı? Hiç zannetmem. Tıpkı birçok sanatkâr gibi, baştan başa üslûp, samimiyeti hiç! Kendini başkası için feda etmez, bütün düşüncesi musikî; herkes de bilir ki sanat hodbindir. Gene kabul etmek lazım ki sesinde bazı güzel nağmeler var. Yazık bunlar hiçbir mana ifade -etmiyor, eylemde bir işe de yaramıyor." Diye not aldı… Odasına gidip küçük ot yatağına uzandı ve sevgilisini düşünmeye başladı, az sonra da uykuya daldı. 


Gökyüzünde Ay görününce Bülbül gül fidanına gidip göğsünü dikene dayadı. Bütün gece göğsü dikende öttü, buz gibi billur Ay da sarkıp onu dinledi. Bütün gece öttü, diken göğsünden içeri girdi, ve can kanı vücudundan çekildi. 

İlkin oğlanla kızın içinde doğan aşkı terennüm etti ve Bülbülün şarkıları birbiri arkasına sıralandıkça gül fidanının en üst sürgününde yaprak yaprak nefis bir gül açıldı. Önce uçuk bir rengi vardı, nehirlerin üzerine serilen sis kadar uçuk. Sabahın ayakları kadar soluk. İlk alacakaranlığın kanatları gibi gümüştendi. Tıpkı bir gülün gümüş bir aynaya vuran aksi, gümüş bir suya vuran gölgesi nasılsa gül fidanının en üst dalında açılan gül öyleydi. 


Fakat Gül fidanı Bülbüle, "Dikene daha sıkı yaslan” diye seslendi. "Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak." 

Bülbül dikene daha sıkı yaslandı ve ötüşü kat kat yükseldi, çünkü erkekle kızın ruhundaki ihtirasın doğuşunu terennüm ediyordu. 

Ve gülün yapraklarını hafif bir pembelik bürüdü…. Tıpkı gelinin dudaklarını ilk öpüşünde güveyinin yüzünü kaplayan pembelik gibi. Fakat daha diken gülün kalbine değmemiş, gülün kalbi de beyaz kalmıştı, çünkü gülün kalbini ancak bir bülbülün kalbindeki kan kızartabilirdi. 

Fidan Bülbüle, "Daha sıkı yaslan." diye seslendi, "Daha sıkı yaslan küçük, Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak." 

Bülbül dikene daha sıkı yaslandı, diken de Bülbülün kalbine değdi, ve bütün vücudunda acı bir ıstırap ürperdi. Yana yana acıdı, acı acı öttü, çünkü ölümle tamamlanan aşkı, mezarda ölmeyen aşkı terennüm ediyordu. 

Nefis gül kızardı, tıpkı şark havasının gülü gibi, yaprakların çevresi kıpkırmızıydı, kıpkırmızı kalb yakut gibiydi. 

Fakat Bülbülün sesi hafifledi, kanatları titremeye başladı, gözüne bir perde geldi, şarkısı gitgide soldu, soldu, boğazına bir şey düğümlenir gibi oldu. 

Son coşkun bir nağme saldı, beyaz Ay işitti, fecri unuttu, gökyüzünde kalakaldı. Al gül duydu, bütün vücudu titremeyle ürperdi, ve yapracıklarını soğuk sabah havasına serdi. Yankı onu kırlardaki eflâtun mağarasına taşıdı, uyuyan çobanlan rüyalarından ayırdı; nehrin sazları üzerinden esti, onlar da haberini denize götürdü. 

Fidan, "Bak, bak!" dedi, "Artık gül tamamlandı." Fakat Bülbül cevap vermedi, çünkü uzun çayırların içinde, kalbinde diken, cansız yatıyordu 

Öğleyin öğrenci penceresini açıp dışarıya, "Aman ne eşsiz bir talih" diye haykırdı. "İşte al bir gül…! Bütün ömrümde hiç böyle bir gül görmedim. O kadar güzel ki mutlaka uzun, Latince bir adı vardır." Ve uzanıp kopardı. 

Sonra şapkasını giyip elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti. 

Profesörün kızı kapı önünde oturmuş bir makaraya mavi ipek sarıyor, köpeği de ayağının dibinde yatıyordu. 

Öğrenci, "Al bir gül getirirsem beniınle dans edeceğinizi söylemiştiniz," dedi, "işte bütün dünyanın en al gülü. Bu gece tam kalbinizin üstüne takacaksınız, biz dans ederken sizi nasıl sevdiğimi o anlatacak." 

Fakat kızın kaşları çatıldı. 

"Galiba giysilerime yaraşmayacak." cevabını verdi. "Sonra Başmabeyinci'nin yeğeni bana saf mücevher göndermiş, herkes de bilir, mücevherler çiçeklerden çok pahalıdır..!” 

Öğrenci hiddetle, "Vallahi pek nankörmüşsünüz."diye gülü sokağa fırlattı; gül oradan su yoluna düştü ve üzerinden bir arabanın tekerleği geçti. 

Kız, "Nankör ha?" dedi, "Ben size bir şey söyleyim mi? Siz pek kabasınız; nihayet siz kim oluyorsunuz? Bir öğrenci parçası. Eminim. ayakkabınızda Başmabeyincinin yeğenindeki gibi gümüş toka bile yoktur." diye sandalyesinden kalkıp eve girdi 

Öğrenci dışarı çıkarken, "Aşk ne saçma şeymiş" dedi, "Mantığın yarısı kadar bile faydası yok, çünkü hiçbir şey ispat etmiyor, sonra daima olmayacak şeylerden birini söylüyor, insanı da doğru olmayan şeylere inandırıyor. Doğrusu eylemde hiç yararı yok… Hem bu yüzyılda eylem her şeyin başı, ben gene de felsefeye dönüp metafizikle uğraşayım" diye odasına gitti ve koskoca tozlu bir kitap çıkarıp okumaya başladı."


Oscar Wilde / Gül ile Bülbül